» Русская версия        » Türkce
Домашняя страницаСвязь с нами

Tevhid

Sira

Hadis

Fıkıh

Bidetler

Fetvalar

Kadin ve tesettur

Mekaleler

Kitaphane - Türkce

Kitaphane - Arapca

Forum

  
1 Rajab 1433
22 May 2012
Фаджр04:22
Восход06:18
Зухр13:38
Аср17:35
Магриб20:57
Иша22:45
Полночь00:39
Islamic Finder
 
 
Namazı Terkeden Kimseyle İlgili Hükümler
İslâm âlimleri, farz oluşunu inkâr etmediği sürece, müslümanlardan namazı kasten terkedenin hükmü konusunda görüş ayrılığına varmışlardır.
Bazı âlimler, namazı terkeden kimse, bu fiiliyle İslâm dâiresinden çıkmış ve kâfir olmuş ve mürted (dînden dönmüş) sayılır, kendisine tevbe etmesi için üç gün süre tanınır, tevbe etmezse dîninden döndüğü için öldürülür, cenâze namazı kılınmaz, müslümanların kabristanına defnedilmez, diri olsun, ölü olsun kendisine selâm verilmez, selâmı alınmaz, onun için istiğfarda bulunulmaz, ona rahmet dilenmez, miras alamaz, malını miras olarak bırakamaz, aksine onun malı, Beytü'l-Mal'e (devlet hazinesine) ganimet olarak kalır, demişlerdir. Namazı kasten terkeden kimseler, ister az olsunlar, isterse çok olsunlar. Bu sebeple bu konudaki hüküm, onların az veya çok olmasından dolayı değişmez

KUR`AN OKUDUKTAN YADA DİNLEDİKTEN SONRA SADAK ALLAH`UL AZİM DEMEK BİDATTİR

Birçok insan da Kur’an okumayı bitirdikten sonra ‘Sadak Allah’ul azim’ deme alışkanlığı vardır. Ama bu davranışın İslami bir temeli yoktur. Çünkü Allah rasulu (sav) bu davranışta bulunmamıştır, ne sahabelerin geleneğinde vardır ve tabiin tarafından da bilinmemektedir. Bu gelenke sonraki dönemlere aittir. Ve bazı Kur’an okuyan kimseler bu sözü şu ayete dayanarak söylemişlerdir: De ki: “Allah doğru söyledi.” Ali İmran 95 Ve insanlar da bu davranıştan hoşlanmışlardır. Ancak bu hoşlanma reddedilmesi gerekilen bir durumdur çünkü eğer gerçekten güzel bir davranış olsaydı Peygamber (sav), sahabeler ve tabiin bunu söylemeyi ihmal etmezlerdi. Bu ayet: De ki: “Allah doğru söyledi.” Ali İmran 95 Bu sözlerin her Kur’an okunduktan yada dinlenildikten sonra söylenmesi gerektiği anlamına gelmemektedir.

KELİME-İ ŞEHADETİN ŞARTLARI’


Alimler, ihlas kelimesi -Kelime-i Şehadet- için, yedi şart zikretmişlerdir. Bu yedi şart, şu mısralarda dile getirilmiştir:

“ihlastır, ilim ve yakîn ile,
Muhabbettir, doğrulama ve sıdk ile,
Kabullenmedir, boyun bükme ve rıza ile.”

Burada zikrolunan yedi şart, Kur’ân ve Sünnet’in genel ifadelerinden çıkarılmıştır. Bazı alimler bu yedi şarta bir sekizinciyi ekleyerek şöyle nazmetmişlerdir:

“Yedinci şartın sekizincisinde,
[Söylendi tevhidin temeli;]
‘REDDETMEKTİR’ [Bilinsin]
İlahlaştırılan sahte ilahları,
[Tağutlaşan âdi müstekbirleri].

Bu son şart, Peygamberimiz (s.a.v.)’in; “Kim Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder, Allah’ın dışında itaat edilen, kulluk yapılan, tapınılan şeyleri reddederse, malı ve kanı haram olur, (malı ve canı korunur). (167) hadisinden çıkarılan hükümdür. Kitabu’t-Tevhîd isimli eserde, bu hadis-i şerif zikrolunduktan sonra; “Bu nass ‘Lâ ilâhe illallah’ın manasını beyan eden en büyük delillerdendir.’ Çünkü bu hadis mal ve can güvenliği için, sadece kelime-i şehadet’in telaffuz edilmesinin, manası bilinerek söylense dahi yeterli olamayacağını bildirmiştir. Hatta kelime-i şehadetin ikrarı ve hiçbir şeriki olmayan, tek yüce Allah’a kullukta ve yakarışta bulunuyor olması dahi yeterli olamamıştır. Buna Allah’ın dışında kulluk yapılan tağutları ve küfrü reddediyor olması şartı getirilmiştir. Ancak bu suretteki iman ve getirilen şehadetin malı ve canı koruma altına alacağı beyan edilmiştir. Eğer, bu hususların herhangi birinde tereddüte veya şüpheye kapılırsa, onun şehadeti kabul edilmez, malı ve canı koruma altına alınmaz” denilmektedir.

Mevlid kandili ve mevlid okumak
Şüphesiz ki hamd, Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan affımızı dileriz. Nefislerimizin şerrinden, yapacağımız kötü işlerden Allah’a sığınırız. Allah kime hidayet ederse hiç kimse onu saptıramaz, kimi de (hak ettiği için) saptırırsa hiç kimse onu doğruya iletemez. Şehadet ederim ki Allah’dan başka hiç bir ilah yoktur, tekdir ve hiç bir ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Allah’ın kulu ve rasuludur.
Birçok mevlid toplantıları münkerden, bid’atlardan ve İslam’a muhalif olan şeylerden uzak değildir. Çünkü bunu ne Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem), ne ashab, ne tabiin, ne dört büyük imamlar ne de islamı en iyi bilen ve en iyi yaşayan asırlardan birinde hiçbir kimse yapmış değildir. Çünkü bunun şer’i bir delili yoktur. Mevlithanlar çoğu kez şirke düşecek sözler söylerler. Mesela arada sırada “Meded ya Rasulullah!” veya “Bizlere imdat kıl!” “Ya Rasulullah yalnız sanadır itimadımız!” “Ya Nebiyullah kaldır bizden sıkıntıyı!” gibi yalnız Allah’a dua edip isteneceği şeyleri Rasulullah’tan (Sallallahu Aleyhi Vesellem) isterler.

Rebîul-Evvel ayında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in doğum gününü kutlamak hakkında
Bu davranış,İsa’nın doğum günü kutlama merasimi olarak bilinen şeyde hıristiyanlara benzemektir. Câhil müslümanlar ya da sapıtmış âlimler Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in doğum günü münâsebetiyle her yıl Rebîul-Evvel ayında O’nun doğum gününü kutlamaktadırlar. Kimi müslümanlar, bu merâsimi câmilerde, kimisi evlerde, kimisi de bu iş için hazırlanan yerlerde düzenlemektedirler. Bu merâsimlere ayak takımı ve câhil pek çok insan iştirak edip hıristiyanların İsa-aleyhisselâm-’ın doğum gününü kutladıkları gibi kutlayıp onlara benzemektedirler.
Genellikle bu kutlamalar, içerisinde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hakkında aşırıya gidilen kasîdeler okunan, Allah’a değil de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e yalvaracak ve O’ndan yardım dileyecek dereceye varacak şekilde şirke götüren ameller ve çirkin şeylerle doludur.Oysa Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisinin aşırı bir şekilde övülmesini yasaklamış ve şöyle buyurmuştur:
“Beni, hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı bir şekilde övdükleri gibi övmeyin. Ben, ancak bir kulum ve (benim için) Allah’ın kulu ve elçisidir, deyin.”[1]

Imam BUHÂRÎ
Imam BUHÂRÎ
(194-256/810-869)


Hadis bilginlerinin ileri gelenlerinden biri

Ebû Abdullah Muhammed b. Ismâil b. Ibrâhim b. el-Mugîre b. Berdizbeh el-Cûfî el-Buhârî.

Mugire b. Berdizbeh, Buhara Valisi Yemân el-Cûfi'nin araciligiyla müslüman olmustur. Bu nedenle Cûfi'ye nisbet edilmistir. Buhârî'nin babasi ve dedesi hakkinda pek bilgimiz yoktur.

Muhammed el-Buhârî, 13 sevvâl 194 h./21 Temmuz 810 tarihinde Cuma günü Buhara'da dogmustur. Bundan dolayi da Buhârî nisbetiyle anilmasina sebep olmustur. Buhârî, henüz bebek iken babasi vefat etmis, kardesi Ahmed'le birlikte yetim kalmistir. Annesinin terbiyesi altinda büyümüs, küçük yasta Kur'an'i ezberlemis ve Arapça ögrenmistir. Babasindan kalan servet onun hiç kimseye muhtaç olmadan ilim ögrenmesinde yararli oldu. On bir yasinda hadis ögrenmeye basladi. Onalti yasinda annesi ve kardesi Ahmed'le birlikte hacca gitti. Annesi ve kardesi Buhârâ'ya dönerken, kendisi ilim ögrenmek istegiyle Mekke'de kaldi. (210 h./825).

Onsekiz yasinda "Kitâbu Kadâya's-Sahabe ve't-Tâbiin" ile "et-Târîhü'l-Kebîr" adli eserlerini yazdi. ilim ögrenmek için sam'a, Misir'a, Basra'ya, Bagdat'a gitti. Bu amaçla alti yil Hicâz'da kaldi. Buhârî, hadis ögrenmek ve nakletmekle kalmadi. siirle de ilgilendi. Ancak fazla siir yazmadi. Savas sporlarina ilgi duydu, ata bindi, ok atti.

Hz. Peygamber'in Doğumu ve Peygamber Olarak Gönderilmesi
Hz. Muhammed, Fil Va'kas'ının meydana geldiği senede[1] Mekke'de doğdu. Fil olayı vesilesiyle Allah, peygamberi Hz. Muhammed'e ve evi Kabe'ye bir armağan sunmuştur. Yoksa fil sahipleri Ehl-i kitap hıristiyanlardı ve onların dini o zamanki Mekke halkının dininden daha iyi idi, zira Mekkeliler putperest idiler. Bununla birlikte Allah, Mekke'den çıkacak olan Hz. Peygamber'i koruma ve ona bir armağan olması ve Kabe'yi yüceltme amacıyla, Ehl-i kitaba karşı Mekkelilere, hiçbir beşerin rol oynamadığı bir yardımda bulunmuştur.

Hz. Peygamber'in Konuşması, Susması, Gülmesi ve Ağlaması
Hz. Peygamber, Allah'ın yaratıkları arasında en fasih ve en tatlı konuşanı idi. Hz. Aişe der ki: Allah Resûlü, sizin şu konuşmalarınız gibi sözü peş peşe sıralamazdı.[1] Açık bir sözle tane tane konuşur, meclisinde bulunanlar konuştuklarını ezberleyebilirdi. Çoğu zaman iyi anlaşılsın diye sözü üç kez yinelerdi. Uzun zaman susardı. Gereksiz yere konuşmazdı. Söze avurtlarıyla başlar yine onlarla bitirirdi. Konuşmalarında az sözle çok mânâ ifade edecek cümleler kullanırdı. Lüzumsuz konularda konuşmazdı. Yalnızca sevabını umduğu konularda konuşurdu. Bir şeyi beğenmediğinde yüzünden anlaşılırdı. Sözleri ve davranışları arasında aşırı ve çirkin şeyler bulunmazdı; gürültücü ve bağırarak konuşan biri değildi. Gülüşü tebessüm idi. En fazla güldüğünde azı dişleri görünürdü. Gülünecek şeylere gülerdi.

Hz. Peygamber'in Aksırma İle İlgili Uygulamaları
Ebû Dâvûd'un Ebû Hureyre'den rivâyet ettiğine göre, Allah Resûlü, aksırdığında elini veya elbisesini ağzına kor, sesini azaltır veya onunla sesini kısardı.[1] Tirmizî, buna "sahih hadis" demiştir.[2] Hz. Peygamber'den rivâyet edildiğine göre: "Şiddetli esneme ve aksırma şeytandandır. Allah, bunlardan hoşlanmaz." buyurmuştur.
Müslim'in sahih olarak rivâyet ettiğine göre, Hz. Peygamber huzurunda bir adam aksırdığında ona, "Yerhamükallah" di­ye dua etti. Sonra bir kez daha aksırdı; bunun üzerine Re­sû­lullah: "Adam nezle olmuştur." [3] buyurdu.

Muhammed (s.a.s.) Ümmetinin Diğer Üm­metlere Olan Üstünlüğü
Abdullah bin Ömer (r.huma)dan rivayetle, kendisi Resûlullah (s.a.s.)’den şöyle buyururken işitmiştir:

“Şüphesiz sizin, sizden önceki yaşayan ümmetlere olan bekanız, güne­şin batımına dek ikindi namazı arası gibi (olma) hâlidir. (Şöyle ki): Tevrat ehli Tevrat’ı getirirler ve gün ortasına kadar çalışırlar. Sonra da çalışmayı bırakıp bir kırat onlara ancak verilir. Sonra İncil ehli İncil’i getirirler ve ikindi namazına ka­dar çalışırlar. Sonra çalışmayı bırakıp birer birer kırat onlara ancak verilir. Sonra da Kur’ân verdiklerimiz (Muhammed (s.a.s.) ümmeti) güneşin batışına kadar çalışırlar. Onlara da ikişer ikişer kırat verilir. Yahudi ve hıristiyanlar bunun üzerine:

“Ey Rabbimiz! Sen onlara ikişer ikişer kırat verdin ve bize de birer kırat verdin, halbuki biz daha çok çalışmıştık!” dediler.


Hasan el Basri (radiallahu anhu) diyor ki:

“Daha öncekiler arasında sünnet ehli azınlıkta idi, gelecekte de azınlıkta kalacaktır. Zira onlar nimet bolluğu zenginlik içinde şımarmış olanların arasına katılmadılar. Din adına ibadet uyduran bid’atçıların, bid’atlarına iştirak etmediler. Rableriyle karşılaşıncaya kadar İslam sünnetleri üzerinde hayatlarına devam etmeye sabrettiler.

Ey müslümanlar sizlerde öyle olunuz.”
Son mekaleler